Son Yazılarım
::::::::::

BABAMI İSTİYORUM!.......
MÜSAİT OLUNCA BENİ SEVERMİSİN???????
MİSAFİRİN ÖNEMİ...
AZRAİLİN GÜZELLİĞİ......
NE YAZIYORRRRR???????

 

Saat
::::::::::

 

Yararlı Linkler
::::::::::

  • Tc. Kimlik No
  • Vergi Kimlik No
  • Önemli Telefon
  • Taşıt Ceza
  • Bilinmeyen No
  •  

    Menu
    ::::::::::

    :: Menü
    :: Menü
    :: Menü
    :: Menü

     

     



    BABAMI İSTİYORUM!.......

    13/8/2008 · Kategori: cocuk

    BABAMI İSTİYORUM

    Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki
    çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.
    Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para
    kazanıyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen
    adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi.
    Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek
    istiyorum" diye üsteledi. Adam "İllâ da bilmek
    istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. Bunun
    üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç
    verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip,
    "Benim senin saçma oyuncaklarına veya
    benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi,
    derhal odana git ve kapını kapat" dedi.
    Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.
    Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere
    cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat
    geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve
    çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını
    düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...
    Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...
    Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye
    sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...
    "Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana
    az önce sert davrandığım için üzgünüm.
    Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi...
    Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler
    babacığım"... Hemen yastığının altından
    diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın
    suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.
    Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran
    olduğu halde neden benden para istiyorsun?...
    Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak
    vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı
    ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde
    mahcup bir gülücükle paraları
    babasına uzattı; "İşte 20 milyon...
    Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."

    -Alıntı-

    Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

    MÜSAİT OLUNCA BENİ SEVERMİSİN???????

    13/8/2008 · Kategori: cocuk

    Müsait Olunca Beni Severmisin?

    İçeri girer girmez neşeyle bağırdı:
    -Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?
    - Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum.
    Herkesin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası
    arabayı seviyordu.

    Herşey erteleniyordu, telefon ve araba söz konusu olduğunda... Bir de
    eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu.
    Nerelere gitseydi? Annesi kapattı telefonu.

    Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:

    -Sana yardım edeyim mi ? dedi en sevimli halini takınarak. Annesi
    manalı manalı baktı:
    -Hayırdır? Bir yaramazlık mı var? Bak bir de seninle uğrasmayayım. Çok
    yorgunum zaten.

    Yorgunluk nasıl birşeydi ? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında
    anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır :
    -Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gülkokulu kolları sarsın se ni
    diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

    Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle
    böyle kızgın kızgın konuşuyordu.

    -Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem
    öyle söylüyor.

    -Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın.Yorgunluktan ölüyorum.

    Bu kelimeden nefret ediyordu."Yorgunum, yorgun olduğumdan, böyle yorgunken"....

    -Anneciğim sen yorulma, diye...

    -Yemekte konuşuruz çocuğum.Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar
    bunları bitirmem lazım.Hadi sen oyna biraz.

    Hani siz yoruluyorsunuz ya...Eeee....Bende oynamaktan yoruluyorum.Ne
    yapayım bilmem?

    Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri
    hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden.
    Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.

    -Mum da yok ! diye diye karıştırdı dolapları elyordamıyla.
    Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesi nin köyünü düşündü.Gaz lambasının
    ışığında deli ta vşan masalını anlatışını.

    Deli tavsanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi
    gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak
    tavşan kafası yaptı.

    ''Bak deli tavşan'' diyerek parmaklarını oynattı.Yoldan geçen
    arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı.Tavşan alabildiğine hür
    dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü
    .Duvardaki görüntü minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça
    kanepeden aşağı sarktı.Sonra ışıklar geldi.

    Kadın çocuğun hiç konuşmadığını fark etti.Birden kanepeye koştu.
    Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.

    Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek.Dindirilmez bir pişmanlık
    doldurdu içini.

    Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.

    Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşcasına aralanan gözleriyle mırıldandı;
    - İşin bitince beni sever misin anne? dedi.

    Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.

    ******
    Lütfen sevgimizi yarınlara ertelemeyelim. Hayat telaşına kaptırıp
    kendimizi,sevdiklerimizi ihmal etmeyelim.Unutmayalım ki yaşamın en
    guzel yanı sevgidir. Sevdiklerinize sevginizi bugün gösterin, söyleyin.

    Unutmayalım ki yarın kimseye vaat edilmemiştir.

    Sevgilerle kalın....




    alıntı....

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    MİSAFİRİN ÖNEMİ...

    10/8/2008 · Kategori: dinimiz

    İkramdan Kaçan Kadının Akibeti

    Mutlu bir aileydiler. Bey kendine göre bir çevre edinmiş, mazbut dostlarıyla sık sık görüşüyor, onları zaman zaman da evine davet edip İslâmî konularda seviyeli sohbetlerde bulunuyorlardı.

    Ne var ki, hanım bu davetlerdeki hizmetinden memnun değildi. Nihayet bir gün son sözünü söylemekten çekinmedi:

    – Artık ben misafir falan istemiyorum. Senin dostlarının çayını hazırlamaya da mecbur değilim!

    Sakin ve edebli bey, her zamanki gibi sesini çıkarmadan düşünmeye başladı. Kendi kendine söyleniyordu:

    – Benim dostlarım kahve dostu değil ki. Her biri İslâm’a hizmetten başka derdi, meselesi olmayan kültürlü insanlar. Bunlarla bir araya gelmek, şöyle bir çay sohbetinde meselelerimizi konuşmak bir eğlence değil, bir hizmettir. Ne var ki bu hanımın hizmetle, misafire ikramın sevabıyla hiç alâkası yoktur. Rabbim bana sabırlar ihsan eyle!..

    Biricik kızı Mümine ise babasının hüznünü yüzünden okuyordu. Hemen atıldı:

    – Babacığım, neden üzülüyorsun? Anneme bakma sen. Misafir ağabeyleri her zaman çağırabilirsin. Senin bütün hizmetlerini tek başına ben görebilirim. Çayını da, hattâ gerekirse sofranı da ben hazırlayabilirim!

    Baba, çok etkilenmişti. Zaten çok sevdiği biricik kızını, daha da çok sevmeye başladı. Artık misâfirlerini rahatça davette bulunabiliyor, anneye rağmen küçük hanımın üzerine düşen hizmette hiç de kusur etmediği görülüyordu. Zamanında gelen berrak çaylarını yudumlarken de hizmetlerini konuşabiliyorlardı. Ne var ki Anne malum tutumunu yine devam ettiriyordu:

    – Senin misafirlerinden de bıktım! Sana ne falan öğrencinin perişan oluşundan, filanların hizmete muhtaç halde bulunuşundan. Çivisi çıkmış dünyayı sen mi ıslah edeceksin? Sen kendine bak, kendi işinle, gücünle meşgul ol!

    Hep sabır içinde şükreden bey, bir gün Eskişehir’den İstanbul’a gitmek zorunda kalmıştı. Arabasına hanımı ile kızı da bindiler. Yolda Cumayı münasip bir yerde edâ etmeyi düşünüyordu. Ne var ki, hanım yine itiraz etti:

    – Cumayı yolda kılmaya mecbur değilsin. Hızlı git, İstanbul’da kıl!

    Bu yüzden hızla yol alırken ansızın önlerine çıkan bir demir kasalı kamyonun altına girmezler mi! Tabii her şey bitmiş, her üçünün de hayatları sona ermişti. Haber duyulduğunda dostları koşuşmuş, ama ilahî takdiri kimse değiştirememişti.

    Her üçünü de defnettikten sonra masum bir yakınları bunları rüyada gördü. Öyle bir rüya ki, tesirinden bir türlü kurtulamayıp bir maneviyat büyüğüne şöyle anlattı:

    – Bey, hanımı ve kızı ile hacca gidiyorlardı. Sınır kapısına vardıklarında pasaport kontrolü başladı. Bey ile kızının bütün muameleleri gözden geçirildi. Eksik yoktu. Geçin, dediler. Hanımınkini kontrol ettiklerinde:

    – Bu hanım bu pasaportla hacca gidemez! Geri çevirin! dediler. Hanım feryadı bastı:

    – Ne münasebet! Biz bir aileyiz. Muâmelemiz aynı. İşte bu, beyim, bu da kızım. Bizi ayıramazsınız!

    Cevap kesindi:

    – Hayır! Senin muamelen onlarınkinden ayrı yapılmış. Sen giremezsin, çekil geriye bakayım.

    – Bu rüyanın tevili ne ki? diye sorulduğunda maneviyat büyüğünün cevabı şundan ibaret oldu:

    – Evladım, bunun tevile ihtiyacı yok ki, rüya açık!

    O günden bu yana bu olay ürperti ile anlatılıyor, ibretle dinleniyor. Bilmem size de bir şey söylüyor mu?

    Kaynak: Yeni aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    AZRAİLİN GÜZELLİĞİ......

    10/8/2008 · Kategori: dinimiz

    Azrail'n Güzelliği

    -Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra...

    Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.

    Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı.  Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef  bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine  6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve  akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

    -''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.

    -"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

    Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
    --"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

    Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün  ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala:

    -"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"

    -"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."
     
    O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:

    -"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

    İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.


    Ertesi gün O'na:

    -"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin

    Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:

    -"Doktor  bey...Azrail bana nasıl görünecek?"

    -"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

    Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

    -"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:

    -Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması  imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

    -Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!..

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    NE YAZIYORRRRR???????

    10/7/2008 · Kategori: yasam

    BIR
    TASLA
    IKI KUS
    KUS VURMAK

    Eğer siz de bu yazıyı "bir taşla iki kuş vurmak" şeklinde okuyorsanız,beyninizin sağ bölümü sol bölümünün yanında pasif kalıyor demektir.
    Oysa yukarıda "bir taşla iki kuş kuş vurmak" yazıyor. Kalıplaşmış bilgiler beyninizin sol bölümünü harakete geçiriyor. Dikkatli düşüyor, yanılsamaya itiliyorsunuz

    Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    « Önceki ::




    Webset  by © ßy_wolqan Website